Merdivenden düşmek!
Ama geç de olsa gelen bu yardım eli, onun kalmasına yetmedi. Adeviye, hastaneye yattıktan 10 gün sonra hayata veda etti.
* Zengin hastalığı diye herkes kaçtı
Fotoğraflarıyla avunduğu kızının son günlerini anlatırken gözleri dolan anne Sunay Alhan; “Bu hastalık süresince insanlar, varken yok oldu yanımdan. Zengin hastalığı diye kimse yüzümüze bakmadı, herkes kaçtı. Bitkisel ilaçlarla dolandırıldım. Kimse aldanıp inanmasın” diyor.
* Yıldız Tilbe hayranıydı
Adeviye, Yıldız Tilbe hayranıydı, evi ve hastane odası Yıldız Tilbe fotoğraflarıyla doluydu. Arkadaşlarının ve Kral TV’den DJ Bülent’in girişimiyle Yıldız Tilbe’nin kızını hastanede ziyaret ettiğini anlatan Sunay Alhan, “Aldığı bebeği ve küpesini verdi yoğun bakımdayken. ‘Saklayacağım’ diye işaret etti çocuğum.”
* Aynaya çok sık bakmamız lazım!
Yasemin, lösemiye yakalandığında 11 yaşındaydı. Fahri Kasapoğlu İlköğretim Okulu’nda, 1 hafta evvel 2. sınıfa başlamıştı. Gürbüz bir çocuktu. Basketbol oynuyordu. Birkaç gün, dizlerinde ve eklem yerlerinde ağrılar oluyor, burnu kanıyordu. Devlet Hastanesi’nde, Çocuk Hastalıkları Uzmanı’na götürdük. “Mevsime dayalı gribal enfeksiyon” denilerek, antibiyotik tedavisi verildi. Bir hafta geçti. İyileşeceğine, daha da zayıf düştü!
Kontrole götürdük. “Geçmemiş! Daha kuvvetli antibiyotik kullanalım. Bu arada da, 5 gün gitmesin okula ve dinlensin” denildi. Öyle de yaptık…
Günlerden Pazar’dı. Okulun basketbol maçı vardı. Rahatsızdı ama, “Orada olmalıyım” deyip, spor salonuna gitti. Aslında, evden çıkarken de, içime doğmuş olmalıydı ki:”Sakın oyuna girme! Salondan izle. Hatta, evden de çıkma” dedim. “Herkesin çocuklarını haber yapıyorsun ama kendi kızın iyi bir oyuncu, bir kere haber bile yapmadın” deyip, diklendi…
Maç saatiydi. İçime bir kurt düştü! Kapalı Spor Salonu’na gittim. Üzerinde forma, salonun duvarına yaslanmış duruyordu! Yanına gittim; “Gitme demiştim sana…” diyecektim ki, dengesini kaybedip, yere düştü! “Başım dönüyor baba” dedi. Salondan çıkartıp, şimdiki Pazar yerinin olduğu caddeden, Devlet Hastanesi’ne doğru yürümeye başladık…
“Yürüyemiyorum! Taksi çağıralım” dediğinde de (hala içimi kanatan bir aptallık yaparak) olmaz! Sen iyisin! İyi olmasan, raporluyken maça mı gelirdin?” deyip, azarladım. Birkaç adım daha yürüdük ki, dengesini kaybedip yere düştü ve bir daha kalkamadı! Burnundan kan akıyordu! Kucakladım. Yoldan geçen bir arabaya bindirip, Devlet Hastanesi’nde Acil Servise getirdim…
Acil kalabalıktı. Durumun aciliyetine binaen, içeri daldım. Genç, ufak tefek, yeni mezun, pratisyen bayan bir doktor vardı nöbette. “N’oluyoruz?!” diye çıkıştı. Dinlemeden, muayene yatağına bıraktım kızı. “Durumu kötü!” dedim. “Nesi var?” dedi. “Bilmiyorum! Salonda dengesini kaybetti ve burnu da kanıyor” dedim. Şöyle bir bakındı! “Doktora çıktı mı hiç önceden?” dedi. “Evet. Mevsime dayalı gribal enfeksiyonmuş ama, iki haftadır geçmedi. Bir kan tahlili yapalım isterseniz” dedim. Doktor hanım celalleniverdi! “Sen misin doktor, yoksa ben miyim?” dedi. İçim acıyordu! Doktorun üzerine yürüyüp, o tarzı ve tavrından dolayı saldırmak geldi içimden. Yatıştı sonra. Hemogram istendi. Hastanenin iki Çocuk Hastalıkları Uzmanı’nın ikisi de gelmişti az sonra! Yine telaşlandım! Kan tahlili sonuçları çıkmıştı. Durumu sordum. Az evvel diklenen o bayan doktor gitmiş, gözleri kızarmış, konuşması peltekleşmiş birisi gelmişti yerine! “Sonuçlar hatalı çıktı” Yeniden kan alalım” denildi. Öyle yaptık…
İkinci kan tahlili sonuçlarının ardından da, “Dışarıda yaptıralım! Bu kez de hava var” denilerek, bir tahlil de özele gönderildi. Sonra, iki Uzman Doktor beni yandaki boş odaya çağırdılar. İkisi de iyi dostumdu. “Yasemin’in tahlilleri biraz farklı çıkıyor! Aynı tahlillerin, bir de Edirne’deki Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yapılması iyi olur” dediler. İyice endişem arttı…
Apar topar, Edirne’ye, Fakülte Hastanesi’ne gittik. Tahliller yapıldı. Alıp, Profesöre götürdük. Profesör bakıp; “Nerede kız?” dedi. Evde olduğunu söyledik. “Lösemi Hastası bu kız. Saniye geçirilmeden, hemen yatırılması lazım” dedi. Ben, tam da orada koptum. “Nasıl yani?!” diyebildim sadece…
Normalde, bir insanın kanındaki mikroplu hücre sayısının 11 bini geçmemesi lazımken, Yasemin’de bu durum; 68 bin civarındaymış! Hastaneye yatırdığımızın üçüncü gününde, müdahaleye başlanmasına rağmen, o hain rakam; 128 binlere çıkıyordu! Yasemin, Lösemi (Kan Kanseri) olduğunu bilmiyordu. “Kanında mikrop varmış kızım. Birkaç güne kadar geçermiş” dedik. Kanaatkâr bir çocuktu. Şüphelenmekle birlikte, kabullendi durumu. “Ama, okulum?! Devamsızlıktan kalırım okulda ben?!” dedi. Çileli, uzun, içimizi nasırlaştıracak bir sürece giriyorduk. Okulun, devamsızlığın, hatta dışarıdaki hayatın bile kimsenin umurunda olmayacağı bir dönemdi bu. Zil çalarak, alarmlarını bile vermeden giriyordu hayatımıza…
Öylesine büyük acılar, sıkıntılar, imkansızlıklar, “kaybetme korkuları” yaşandı ki, arada geçen yaklaşık 2.5 yılı “Pas geçerek” hastaneden taburcu oluşumuza gelmek istiyorum. 2.5 sene, aralıksız hastane odasında geçen bir hayattı. Yaza giriliyordu. Vilayet Çay Bahçesi’ne götürdüm Yasemin’i. O ne büyük bir mutluluktu öyle?! Daha, Lösemi Tedavisi gördüğünü bilmiyordu hala. Masada çayımızı içerken, çekirdekte alalım dedik. Okulda hizmetli olarak çalışan biri vardı. Baktık, kolunda sepet içinde çekirdek satıyordu. Çağırdık. Geldi. Yasemin’i görünce; “Aaaa! Yasemin, sen misin kızım? İyisindir umarım. İyileşmişsindir umarım!...” Sözün devamı, büyük bir fırtınaya doğru gidiyordu! Anlamıştım ama engel olmaya çalışmak, işi daha büyük bir çıkmaza sokmak ta olabilirdi. “Nasılsa öğrenecek” deyip, akışına bıraktım… O akıbet te geldi zaten! “Maşallah! Kim derdi ki, Kan Kanseri Hastalığı’nı yeneceksin de, sana … amcan çekirdek satacak?!”…
Olayın koptuğu andı! Yasemin, elindeki çay bardağını düşürdü. Önce duraksadı. Sonra ağlamaya başladı. Ve çıkıştı adama; “Ne Kan Kanseri yaaa?!”
Birinci tedavi bitmişti. Kontrollerimiz sürüyordu yoğun olarak. Lüleburgaz’a gelmiştik. İzin alıp, Atatürk Lisesi’nde okula başlattık. Hastanede yatarken, öğretmenleri moral olması için, derslerde varmış gibi iyi not verip, geçirmişlerdi sınıfını. Ortaokul mezunuydu. Buna bile, öğretmenlerden birisi itiraz edip, haksızlık yapıldığı gerekçesi ile müfettiş istemişti okula! Allah, ondan da razı olsundu!
Atatürk Lisesi’ne kayıt yaptırdık. Öğrenim göreceği sınıfın pencereleri kırıktı. Tuvaletleri de, Yasemin için uygun ve steril değildi. Hastalıktan dolayı, dizleri ve eklem yerlerinde sorunları vardı. Okul yönetimi, öyle bir bağrına baskı ti Yasemin’i, pencereler anında onarıldı. Tuvalet olayı çözüldü. Öğrenciler, etrafında pervane gibiydiler. “Uzun zamandır böyle mutlu olmamıştım ben!” dedi. O mutlulukla biz de sevinip, mutlu olmuştuk…
Okulun başlamasından 10 gün kadar sonraydı. Kanser Haftası nedeniyle, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne, ünlü manken ve oyuncular, lösemi hastası çocukları ziyarete gidecekler ve onlara moral vereceklerdi. Arayıp, bizim de gelmemizi istediler. Önce, o anıları yinelememek adına olmaz dedik. Sonra, bizim yaşadıklarımızın başında olan o hasta çocuklara “Bakın! Yasemin de sizin gibiydi ama iyi şimdi. Bu hastalığa yakalananların hepsi ölmüyorlar…” demek için gitmeye karar verdik. Hastanede yatarken “İyileşeceksiniz” diyorlardı bize de, biz illa ki; “Bize, iyileşenleri gösterin” diye diretiyorduk! Yoktu! Veya çok azdı da, görmemiz zor olmuştu…
Cerrahpaşa’da, hasta çocukları ve ailelerini bir salona almışlardı. Misafir olarak, herkes aldığı hediyeleri çocuklara verdi. Mutlu olmuşlardı. Sonra, sürprizin en büyüğü, yani Yasemin çıktı ortaya! TV ve basından tanıyorlardı hepsi de O’nu. “Yasemin bu demek? Geçti mi yani? İyi misin?” soruları ile sardılar çevresini. Kimileri, “Kurtulmuş” birini gördükleri için sevinçten ağlıyorlardı. Kimileri de, kendi hasta çocuklarını düşünerek, sarılıp, bağırlarına basıyorlardı…
Cerrahpaşa ziyaretinden 2 gün sonraydı. Yani günlerden Pazartesi. Okula gidemedi Yasemin! Ağrıları vardı. Alıp, Fakülte Hastanesi’ne götürdük hemen. Kontrol ve muayeneleri yapıldı ama kimse ileri tetkik istememişti! Hoca ile konuştuk. “Yasemin o hastalığı yendi artık! Bu ya normal bir rahatsızlıktır. Ya da, psikolojiktir” dedi. Uzaklaşıp, yürüdü…
Aşağıdaki, çocuk hastalıkları polikliniğine gittik. Dr Emrah, asistandı. Anlattık durumu. Şüphe etmişti durumdan. Birkaç tetkik istetti hemen. Basit bir kan tahlili ile çıkıveriyordu bu lanet olası hastalığın belirtileri. Çıktı da; “Yasemin, lösemiye ikinci kez yakalanmıştı!...
“Nasıl olurdu bu?” İyileşmiştik biz hani?” Apar topar, Çapa Tıp Fakültesi’ne gittik. Daha ileri tetkikler yapıldı. Sonuç aynıydı; “Ne yazık ki, Yasemin ikinci kez Lösemi’ye yakalanmıştı…”
Başımızdan kaynar sular dökülmüştü! 2.5 sene, çıkmadan kalınan tek bir göz hastane odasının ardından, kısa bir zaman için yaşanan mutluluk. Kurtulma sevinci. Okula dönme heyecanı… Zayıf ve bitkin düşen, aynı tedavileri kaldırması zor görünen bir bünye… Allah yardımcımız olsundu…
Çapa’da, ikinci kez remisyon tedavisine girileceği bildirildi. Bu, zayıf düşen bir bünyenin, öncekinden iki kat daha hızlı ve ağır bir tedaviyi göreceği anlamındaydı. Kemik iliği nakli yapılması kaçınılmazdı. Bu, daha zor bir ihtimaldi. Çapa’daki kemik iliği bankası, sahipsizlikten kapanma noktasındaydı…
Prof. Dr. Mahmut Çarin, Kemik İliği Bankası Başkanıydı. Bizim, hayata tutunmamızın ve kızımızın yaşamasının en önemli sebebi olan Yüce Yaradanımızın ardından, en büyük şansımız da, o iki Prof. ile karşılaşmamız olmuştu. Türkiye’deki tüm Kemik İliği Bankası Donörleri taranmıştı. Uygun doku örneği yok tu! Dünya genelinde bir tarama gerekliydi. Bu da yapılmıştı. Ve o beklenen mutlu haber, nihayet gelmişti…
Japonya’da, 45 yaşındaki Bilgisayar Uzmanı bir hanımın doku örnekleri, Yasemin ile uyumluydu. Tüm dünyada, uyumlu doku örneği olarak elimizde sadece bu vardı. Hemen iletişime girildi. Pazartesiydi. Cuma günü, kadın uçak ile gelip, donör olacaktı. Bitecekti bu işkence kökünden…
Heyecan ile beklemedeydik. Günlerden Cuma idi. Gelen kimse olmadı! Hemen, Japonya’daki kadına ulaşılmaya çalışıldı. Bir süre sonra da, kadına değilse bile, yakınlarına ulaşılabildi! Haber şuydu; “… Hanım, Cuma günü için uçak bileti almıştı. Yasemin’e, ufak tefek birkaç hediye almak için gittiği alışveriş merkezi dönüşünde, elindeki hediye paketi ile birlikte, bir otobüsün altında kalarak, hayatını kaybetti…”
Sonra, yine çileli, kaybetme korkusunun tavan yaptığı değil dakikalar, saniyelerin sayılı olduğu günleri ve haftaları yaşadık… Çapa’daki Kemik İliği Bankası Başkanı ve Uzmanları ile birlikte, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a ziyarette bulunduk. Bakan, Yasemin’in durumunu sürekli takip ettiğini ve bu konunun çözümü için, Ulusal Donör Kampanyası’nın başlatılmasını planladıklarını söylemişti. Projenin yürütme kurulunun başına da, Kemik İliği Bankası Başkanı Prof. Dr. Mahmut Çarin’in geçmesini istemişti. Bu harika bir gelişmeydi. O arada da, Yasemin’i aramamı ve kendisi ile görüştürmemi istemişti. Cep’ten aradım. Bakan Akdağ; “Yasemin! Nasılsın kızım? Ben, Sağlık Bakanı Recep Akdağ amcan” dedi. Yasemin, iyi olduğunu ve teşekkür ettiğini söyledikten sonra, Bakan Akdağ ile o odada bulunanların ömürleri boyunca unutamayacakları bir olay yaşandı:
Bakan Akdağ; “Yasemin! Şu anda, senin tedavi gördüğün hastanede, senin gibi kaç tane çocuğumuz tedavi görüyor?” dedi. Yasemin, o tarihi kelimeleri söyleyiverdi ardından da; “Bakan amca! Beni 10 dakika sonra yine arayabilir misiniz? Bizim burada sayımız sürekli azalıyor da! Size karşı yanlış bir sayı bildirmek istemem!” Bakan, elindeki telefonu düşürdü ve “Şuncacık bir çocuğun bize verdiği derse bakar mısınız?” dedi. Hepimiz, birdenbire dağılıp, gittik…
Yasemin, böyle daha bir sürü acılar, talihsizlikler, umutsuzluklar ve aniden gelip, yine aniden kaybolan umut kırıntıcıkları içerisinde, yeniden yendi Lösemi Hastalığını. “Kemik iliği nakli yapılmazsa, yaşamaz” ikazları ile yaşadı inadına. Kurban olduğum Allah, derdi verdiği gibi, dermanını da vermişti bize.
Siyaset Meydanı’nda, Ali Kırca ile birlikte 3.5 saatlik bir canlı yayında buluşmuştuk. Rahmetli Kazım Kanat ile yan yana oturuyorduk. Programın ilk konuşmasını, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer yapmıştı.
Tuncer; “Bugün ülkemizde, kanser artık Grip gibi oldu! Hastanelerimiz uygun. İlaç var. Devlet gereken desteği yapıyor” demişti. Tam o anda da, elimdeki bir tomar reçeteyi kaldırdım havaya! Ali Kırca; “Şenol, onlar ne ki?” dedi. “Bunlar da, hekimin yazdığı ama Türkiye’de bulunmadığı ve henüz Bakanlığın lisanslarını onaylamadıkları ama bizim almamız gerekli olan ilaçların reçeteleri! Tek bir reçete 21 bin lira! Bakın, arkalarında da “Türkiye’de yoktur ve kaçaktırlar” diye de eczacıların mühürleri var” dedim. Devamla da; “Ya sayın Daire Başkanım yanlışlıkla Avrupa’daki bir siyaset meydanına düştüler. Ya da ben yanlış ülkedeyim” deyince, araya acilen reklam girmek zorunda kalındı…
Türkiye’deki Kemik İliği Bankası’nın battığını, malzeme alımı için acilen sahip çıkılması gerektiğini söylerken, yine aynı daire başkanı araya girerek; “Sayın Kırca! Şenol beyi anlıyorum! Kızını kurtarmak istiyor. Ancak, biz her yıl ülkemizde, Yasemin gibi 30 kadar çocuğumuzu kaybediyoruz. Bu, biraz da hesap kitap işi! Yatırım işi. Bu işi çözmek için, 18 trilyonluk bir yatırım gerekli. Bu yatırımı yapabilmek için, bu kayıp sayısı az kalıyor!” dedi. Daha sözü bitmeden, daldım araya!; “Sayın hocam! Dünyada sadece bir tane Yasemin var ve o senin kızın! O zaman ne düşünürdün? Yine de kayıp sayısını az mı bulurdun?” deyince, ikinci zoraki reklam arası verildi…
Ben, bu yazımda daha fazla uzun uzadıya şeyleri yazıp, kimsenin moralini bozmak istemiyorum. Yasemin’i, Yüce Allah’ım bizlere bağışladı. Elbette ki, bu yaşananlardan da çıkarılması gereken dersler vardı! Gazeteciydim. Yolu yordamı biliyorum. Sahip bulunduğum çevre sayesinde, Yasemin’in tedavilerini takip ederken, o kadar çok hasta çocuk ve ailelerine de yardım ve desteklerimiz oldu ki, “Her şeyde bir hayır vardır” diyen, sevgili ve kadim dostum Elmas Cankurt ve Ailesine, önceleri bu sözlerinden dolayı “Bunun neresi hayır ki?” diye kızdığım, ama sonradan hak verdiğim çok günler yaşadık. Başka bir yazımda da, onca acılarla, umutsuzluklarla, imkansızlıklarla savaşırken, kimlerin neler söyledikleri, hangi dedikoduları yaydıkları, morale hasretken bile, moral bozucu şeylerin etrafta dolaştırıldığını anlatırım. Önceleri kızıp, savunmaya çalıştığım bu densizlere, artık neden aldırmadığımı ve gülüp geçtiğimi, o zaman geniş geniş izah ederim.
Gerçek hakim ve hakem olan Yüce Allah’a havale ettik her şeyi… Artık, bunlarla ilgili bize söz söylemekte, kızmak ta, üzülmekte haram sayılır. Allah, kimseye bu acı ve zor imtihanları yaşatmasın …
AMİN…